Bir Yıl Bitti…

Olurdu olmazdı, alışırız alıştık derken koskocaman bir yıl bitti yeni ülkemizde. Düşününce çok uzun, yaşayınca çok kısa bir yıl bitti. Uçaktan inip eve geldiğimiz, o yorgunlukla yediğimiz ilk yemek dün gibi aklımda. İlk gece ki yarı huzurlu uykum sanki dün gece gibi.

Hayatım boyunca İzmir’den hiç ayrılmadığım için kendime güvenemiyordum alışma konusunda, herkese aman alışırım ne olacak desem de içimde bir yerler hep ya beceremezsen diye soruyordu. Bir yıl biterken diyorum ki insanın alışamayacağı hiç bir şey yokmuş, özellikle iyi ve güzelse.

Peki bir yılda bilmediğim bir kültürde yaşarken ben neler öğrendim?

İlk öğrendiğim konu çöplerin ayrıştırılması oldu, her çöpü ilgili olduğu geri dönüşüm kutusuna atmalısın. Her binanın kendine ait çöp kutusu var ve başkasının çöp kutusuna çöpünü atamazsın. Duyunca çok saçma gelen bir kural gibi gelmişti ama çöp kutularının aşırı dolu olması durumunda ceza yazıldığını öğrenince mantıklıymış dedim. Evet, doğru okudunuz eğer çöp kutusu kapağı kapanamayacak kadar doluysa ceza geliyor.

Çöplerden sonra ise yemek alışverişi yapmayı ve yeteri kadar almayı öğrendim. Burada kiralık evlerin buzdolabı, fırın, ocak ve bulaşık makinesi demirbaş; böyle olunca da evin size sunduğu buzdolabından başka seçeneğiniz yok ve gördüğümüz her kiralık evde ise buzdolabı küçüktü. İzmir’de en büyük boy buzdolabına bile sığamazken burada küçücük buzdolabına sığmayı öğrenmem gerekiyordu. Hal böyle olunca da alıştığımız gibi stoklu alışveriş yapamaz hale geldik. Sadece buzdolabı değil, kuru erzaklar içinde çok fazla dolap yok ve ev aşırı sıcak olduğundan kuru erzakların böceklenme riski çok fazla. İlk zamanlar arabamızda olmadığından her gün market alışverişine gidiyordum, ne pişirmeyi planlıyorsam taze taze alıyordum küçük dolaba bir türlü sığamıyordum. Sonunda dolaba sığabilmeyi öğrendim ve en azından artık haftada 2 kere market günü yaparak günleri kurtarabiliyorum.

Aslında en iyi öğrendiğim şey yemek yapmak oldu. Buraya gelmeden önce evliydim, çocuğum vardı mutfağı öğrenmiş olmam gerekirdi ama gerek çalışma saatlerim olsun, gerek annelerin evimize yakınlığının vermiş olduğu rahatlık olsun mutfakla aram yoktu. Bahanem de hazırdı, hafta içi akşam sekize doğru gelip mutfağa giremezdim ve hafta sonları hafta içinin yorgunluğunu atmak içindi. Ev hanımı olunca, mutfakta çok güzel işler başarabildiğimi öğrendim. Başlarda çok lezzetli yapamasam da artık iyi durumda olduğumu biliyorum, kıymalı pide bile yapabildik evde daha ne olsun; tabi bunda eşimin yardımı büyük 🙂

Kısaca evde kendimize yetebilmeyi öğrendim aslında.

Peki yaşama dair ne öğrendim?

İnsanların birbirlerine karşı güler yüzlü olabildiklerini, hiç tanımasalar bile selam verebildiklerini öğrendim ilk olarak. Sabahları yürüyüş yapıyorum, aynı yüzleri görsem de bazen hiç tanımadığım yüzlerde görebiliyorum ama istisnasız her gördüğüm kişi selam veriyor.

İnsanlar sporu hayatın bir parçası haline getirmiş, yürüyen, koşan, bisiklete binenleri yağmur yağıyor bile olsa görüyorsunuz. Spor salonlarında günün her saatinde spor yapanlar var. Biriyle tanıştığınızda ilk sorduğu hangi sporla ilgilendiğiniz oluyor, çocuğunuzun bile hangi spora gittiğini soruyorlar. Biz bu konuda şimdilik sınıfta kaldık, evin tek sporla uğraşan bireyi olarak yağmur yağmadığında yürüyüş yapıyorum. Hemen hemen her gün yağmurlu bir hava olduğunu düşünürsek düzenli olduğum söylenemez.

İnsanların birbirlerine güvenlerinin ne kadar keyif verdiğini öğrendim. Örneğin burada otobüslere binişlerde kart okutmuyorsunuz ya da bilet atmıyorsunuz. Aylık kartınız var onu dolduruyorsunuz, sadece doldurduğunuzda kartı aktif hale getiriyorsunuz. Kartınız yoksa da şoförden bilet alıyorsunuz ya da cep telefonunuzdan mesaj atıyorsunuz. İşin güvenle ilgili olan kısmı ise burada devreye giriyor hiç kimse bu işlemleri yapıp yapmadığınızı kontrol etmiyor, size güven var. Arada otobüslere binip kontrol eden görevliler varmış ama bir yıldır bir kez bile denk gelmedik.

Ve devlet daireleri, ilk geldiğimiz günlerdeki kayıt işlemleri dışında yolumuz düşmese de ilk işlemlerimizi yaptırırken hayran kaldım. Size bir saat verdilerse o saatte gerçekten işinizi görüyorlar, beklemiyorsunuz. Karşınızda her zaman güler yüzlü personelle karşılaşıyorsunuz. Bugün git yarın gel mantığını hiç görmedik ya da a masasından b masasına gönderenleri.

Yurt dışında en tedirgin olduğum konu doktorlardı, çünkü hep Türkiye’deki doktorların daha iyi olduğunu okumuştum. Çok şükür ki ufak soğuk algınlıkları ve grip dışında doktorluk bir işimiz olmadı o yüzden çok fazla deneyimim olmadı diyebilirim. Burada hastane mantığı yok daha doğrusu hastaneye kapıdan girip muayene olamıyorsunuz, aile doktorunuzun sizi sevk etmesi gerekiyor. Tüm doktorlar özel muayene mantığıyla çalışıyor, randevunuzu alıp gidiyorsunuz gerekli durumlarda testler için falan sizi hastaneye yönlendiriyorlar. Sadece çocuk bölümünde uzman bir doktor bulmak ise çok zor, aradığımız tüm çocuk doktorları dolu olduklarını ve yeni hasta kabul etmediklerini söylemişlerdi ama aile doktorları da çocuklara bakıyor ve gelişimlerini takip ediyorlar.

İşte bir yılda öğrendiklerim bunlar, öğrenmeye de devam ediyorum. 2020 ile birlikte dil kursuna başladığım için daha fazla hayatın içinde olup daha çok şey öğrenebilirim gibi geliyor, bakalım yaşayıp göreceğiz… Yeni tecrübelerimle her zaman burada olacağım 🙂

Sevgiler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir