Olmasa Mektubun…

Hiç aklımda yokken beni en az 15 sene öncesine götüren şarkı…

Geçen gün bir blogda yine sadelik ve minimalizm üzerine okuyordum, hangi blogda okuduğumu hatırlamamakla beraber her gün yatmadan önce minnet duyduğunuz en az 5 madde yazın diyordu sevgili blogger. Mutlu olduğunuz anları görünce şaşıracaksınız diye de ekliyordu. Ve diyordu ki minnet duygunuzu yazmak için büyük olaylar beklemeyin, radyoda duyduğunuz şarkı o anda sizi gülümsettiğiyse buna da minnet duyun. İşte, Olmasa Mektubun, benim bugün minnet duygum oldu, beni en keyif aldığım zamanlara götürdü:

Yıl 2000, Çandarlı’da ikinci yazımız, günün neredeyse 24 saatini birlikte geçirdiğimiz ilk arkadaşlıklarımız… Sabah kahvaltısından sonra cümbür cemaat gidilen sahil kenarı, deniz sefası… Öğlen acıkınca kimin ailesi önce gelecek de bize yemek getirecek diye yolu gözlememiz… Gün batımına yakın oynadığımız voleybol maçlarımız… Akşamları güneş batarken evin yolunu tutmamız… Eve gelince duşa önce kimin gireceğinin tatlı tartışması… Duştan sonra hızla yenilen yemekler… Yemek sırasında babalarımızın birbirlerinin şerefine kaldırdıkları kadehler… Onlar muhabbetin en tatlı yerindeyken, güneş batarken ayrıldığımız arkadaşlarımızla tekrar buluşup Olmasa Mektubun ile başlayıp Sevdan Bir Ateş diye devam ettiğimiz serin yaz akşamları…

Şarkıyla birlikte aklımda uçuşmaya başlayan güzel anılarım…

Annemlerin yazlığı hala Çandarlı’da, hala her yaz oradayız 1999 yılından beri ama hiçbir yazımız ilk yazlar kadar keyifli geçmedi. Balkonlarda kaldırılan kadehlere hüzün karışmamışken daha bir keyifliydi her şey. Bahçelerimizin sınırları yoktu daha, duvarlarla alanlarımız bölünmemişti, her yer bizimdi. Senin evin benim evim yoktu, kimin evinde misafir yoksa orası biz gençlerin evi oluyordu. Hafta içinde misafirler az olduğunda, balkonlardan kaldırılan kadehler aynı masadan kalkıyordu.

Sarı kırmızı açan gül, sarı lacivert takımı tutan komşularımıza tatlı bir sataşmaydı bizim için… Komşularımız ailemizdi ki hala öyle ilk komşularımız için… Göbeğine baktığımızı gördüğünde rakı kadehini göbeğine koyup, sehpamı yanımda taşıyorum diyecek kadar şakacıydı Kemal Amcam… Saat 12 olduğunda, babamı buraya getirme hadi sen eve git anahtarı dışarıda bırak diyecek kadar evcimendi canım Abim…  Doğru ya biz o zamanlar anahtarları kapının dışında bırakabiliyorduk, kimse korkmuyordu birbirinden, herkes birbirine güveniyordu.  Ona rağmen eğer gece 12de eve dönmediysek babam elinde fener ile yürüyüşe çıkardı, ne hikmetse o fenerde hep bizim oturduğumuz yeri aydınlatırdı. Komşu kızına Medeniyet diye takılırdı Mustafa Amcam, şimdi kaçmak için aradığımız sessiz sakinlik o zamanlar bize fazla gelirdi, şehrin karmaşasını isterdik hayatımızda çok da gerekliymiş gibi. Çocuktuk işte, sakinlikten ne anlayacağız, elimizdekinin kıymetini nereden bileceğiz.

Sonra ne oldu? Sonra biz birer birer eksildik, eksildikçe keyiflerimiz azaldı. Hani çoğu yazlık arkadaşı evlenip çoluk çocuğa karıştığı için eksilir gelmez ya biz en beklemediğimiz anda, en beklemediğimiz şekilde azaldık.  Yine de hala en keyif aldığım yer Çandarlı, keyifli anılarımın sadık bekçisi, baktığım her noktasında farklı anıların olduğu sakinlik limanım… Daha çok yazacak çok anı var Çandarlı için, ama bir şarkıyla gelenleri anlatayım dedim bu sefer…

Minnet duyduklarınızı es geçmeyin, büyüdükçe işte böyle anılara bile minnet duyar hale geliyoruz. Ve küçük, minicik bir hatırlatma sevdikleriniz gitmeden, gidin sarılın onlara, sizin için değerli olduklarını ve hayatınızda oldukları için minnet duyduğunuzu anlatın.  Ve hep an’da kalın, o an gülüyorsanız yarın ne olacağını düşünmeyin ya da geçmişte ne olduğunu. An’da kalabildiğiniz o mutlu an’lar hep yanınızda unutmayın, bazen bir şarkı o an’lara götürür sizi bazen bir fotoğraf…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.