Zagreb…Split…

Çok yiyen ve çok gezen arkadaş grubumuzla tecrübelerimizi neden paylaşmıyoruz diyerek kemikkadroyu yayın hayatına başlattık. Blogumuzun gezmeyi ve yemeyi sevenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyoruz. Tek bir kişinin kaleminden deneyimlerimizi aktarmak yerine hepimizin çorbada tuzu olsun, hepimiz yazalım dedik ve 9 kişilik bir yazar ekibimiz oldu.

Benim de ilk yazım daha önce burada sadece kar maceramızı anlatmış olduğum diğer detaylarını belki başka bir yazımda anlatırım dediğim Hırvatistan gezimiz hakkında, okumak isterseniz tık tık…

Kemikkadroda yazmadığım birkaç detay ise burada sizlere özel…

Hırvatistan gezimiz benim ilk yurtdışı gezimdi ve şu ana kadar son yurtdışı gezim oldu. İlk olduğu için bende farklı bir heyecan vardı. İnsan bir şeyi ilk defa yapınca farklı beklentileri oluyor sanırsam. O yüzden pır pır uçağı görünce şaşırmıştım; küçücük bir uçak 1 saat 45 dakikalık bir uçuş. Uçuşumuzu sorunsuz tamamlayıp havaalanına vardığımızda ikinci şaşkınlığımı yaşamıştım. Başkent olan bir şehrin havaalanıydı, büyük bekliyordum. Ancak terminal binası, sadece amaca hizmet edecek büyüklükte küçük bir binaydı.

DSCN1115

İlk şaşkınlıklarımı üzerimden attıktan sonra, gezimize şehir turuyla başladık, eğer ki müzeleri adam akıllı gezmek istiyorum derseniz 1 gün Zagreb’e yetmez. Tarihi binalardan gözümü alamamıştım. Gezimizde içimde kalan tek nokta ise Zagreb’de hiçbir kilisenin, katedralin içine girmemiş olmamız. Oralara kadar git binalara dışından bak gel. Yemek konusunda ise kesinlikle aç kalmazsınız, hiçbir şey bulamasanız bile pizza ve makarna bulursunuz. Zagreb’de ilk defa içtiğim Radler limonlu bira ise gezimiz boyunca favori içeceğimdi. Bira gibi değil, limonata gibi bir tadı vardı. Bu şehirde en çok hoşuma giden ise 1890 yılında yapılmış olan füniküler oldu. Döndükten sonraki araştırmalarımda fünikülerin tadilat geçirse de hala ilk yapıldığındaki özgün görünümünün korunduğunu öğrendim. Bu bilgiyi gitmeden önce bilseydim eminim ki daha dikkatli bakardım etrafıma.

DSCN0190

İkinci gün Split’e giderken uğradığımız Plitvicka Jezera milli parksa, bizim ülkemizdekiler ne diye düşünmeme neden oldu. Zaten park UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde de yer alıyor. Plitvicka, 16 adet farklı seviyelerden göl ve şelalelerden oluşan etrafı ormanlarla çevrili bir görsel şölen. Park çeşitli uzunluklardan oluşan yürüyüş parkurları ile geziliyor, o yüzden buraya gitmek isterseniz rahat bir ayakkabınızın olması ve görselliği ölümsüzleştirmek için fotoğraf makinesi şart. Biz yolumuza devam edeceğimizden en kısa parkuru seçmiştik. Gittiğimizde sonbahar olması doğanın her rengi görme şansını verdi bize. Parkın güzelliğini resimler anlatsın size:

DSCN0620 DSCN0615 DSCN0416 DSCN0396 DSCN0369 DSCN0360

Akşam saatlerinde Split’e vardığımızda kaldığımız yer Maggie’s House, dekorasyon dergilerinden fırlamış gibiydi. 2 odalı bu şirin Split evinin her karesinin resmini çekmiştim. Kimi arkadaşlarımız duvardaki boş çerçevelerden ve evde yer alan çeşit çeşit maskeden ürkmüş olsa da bence ilgi çekici bir dekorasyonu vardı. En çok hoşuma giden birkaç detay:

DSCN0701 DSCN0698 DSCN0686 DSCN0684 DSCN0679 DSCN0674

Üçüncü günümüzde Diocletian Sarayı’nı da içine alan surlar içerisinde şehir turuna başladık. Bu surların içinde gezmek tarihte yolculuk yapmışım gibi bir his verdi bana. Eski binalar, araçların sığamadığı daracık sokaklar tarih kokuyordu. Surların içinde yer alan St. Domnius Katedrali’nin kulesine çıkarak şehir manzarasını görmenizi tavsiye ederim. Şiddetli esen rüzgar, daracık merdivenler nedeniyle en tepesine çıkamadım; yükseklik korkunuz varsa uzak durmak lazım. Sözlerimi tekrar resimlere bırakarak, bir dahaki gezide görüşürüz diyorum…

DSCN0804 DSCN0774 DSCN0758 DSCN0753 DSCN0721

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.