Kahve’den başlayalım…

Mis gibi kahve kokusunu alıyor musunuz?

Bir de taze çekilmiş Türk Kahvesi ise değmeyin keyfime…

Öğrencilik yıllarından kalan alışkanlık sanırım, en üretken olduğum anlar elimde kahvemle keyif yaptığım anlar, bazen aklıma gelen fikirleri yapmak ya da yazmak için kahvemin buz olduğu anlar.

Bir çay aynı etkiyi yaratmıyor bende, yaratıcı olamıyorum çay içerken. Zaten çayda benim için kahvaltının yanında öylesine içilen bir içecek. Çay severler kusuruma bakmasın ama zevk vermiyor. Hani bizim halkımız yorgunluğunu çay ile atar ya, bir çay demlense her şey unutulur. Benim için o görevi kahve üstleniyor. Her türlüsü kabulümdür, filtresizi, kafeinsizi, sütlüsü, ruh halime göre değişir bazen tercihlerim.

Yorgunluğumu unutmak için içeceksem mutlaka Türk Kahvesi olmalı, keyif için içeceksem de. Farklı zamanlarda diğer çeşitleri de olabilir. Yazı yazarken ise illaki filtre kahve olacak, başka türlü dile gelemiyorum. Öğrencilik zamanında en çok nescafe tüketirdim, oradan alışkanlık herhalde.

Günün her saati kahve içmek için uygundur benim için, ama yine de sabah kahvesinin tadı ayrı. Bazen sevdiceğimle, bazen kendimle ama illa ki olmalı sabah kahvesi. Kendimle isem sabah kahvemde, fikirlerim tavan yapıyor her anlamda; iş, özel hayat, hobi, bu, şu, o,  her şey ile ilgili olabilir. Bir gün dünyayı kurtarıp, ertesi gün batırabilirim. Kahve sarhoşluğu diyelim biz buna.

Bu sarhoşluk anlarından birinde geldi aklıma kahve, biraz da kahve anlatayım dedim. Daha önce de söyledim, artık her telden var burada. Ama illa ki bir fotoğrafla desteklemeliyim yazdıklarımı, fotoğrafın mutlaka yazdıklarımla bir ilgisi olması gerekmez ancak görsel olarak beni yazıyı okumaya teşvik etmeli. İlk başlarda bu kadar önemsemezdim fotoğrafı, itiraf ediyorum sadece fotoğraf olsun diye çektiklerim çok oldu. gün geçtikçe ise yazılarım hazır olsa da, içime sinen bir fotoğraf olmadan yazdıklarımı paylaşamaz oldum.

Kahve’den başladık, fotoğrafa geldik. Lisede edebiyat dersi sınavlarında çok severek yazdığım, her sınavdan sonra konuyu tam anlattığım dediğim kompozisyonlarımın hepsine Haziran ayına kadar not vermeyip, sene sonunda içeriğine bakmaksızın 100 üzerinden 30 veren edebiyat hocama gelsin: Hocam bu kadar öğretebilmişsiniz…

Küçük bir dipnot o zamanlar kompozisyonlarımın başında ayrı, sonunda ayrı konu yazmazdım. Yazılması istenen konu neyse o olurdu satırlarımda. Kendisiyle konuşmaya gelen anneme “öğrencilere inek demiş, ondan bıraktım” diyerek kendisini savunmuştu. Sayın Hocam, ben o bahsettiğiniz kompozisyonda “çalışkan öğrencilere, inek lakabı takılır ki bu çok yanlış bir davranıştır” yazmıştım. Bunca yıldır içimde, yüzüne karşı söyleyemedim adamın; şimdi yazdım rahatladım.

Yazmanın rahatlatıcı bir etkisi olduğunu söylemiş miydim?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.