Hadi, Atina’ya gidelim…

Atina yolculuğumuza tatilimizin 4. Günü başladık. Sabah valizlerimizi arabaya yerleştirir yerleştirmez Midilli Havaalanına doğru yola çıktık. Yaklaşık 1 saatlik bir yolculuktan sonra havaalanındaydık. Şimdiye kadar gördüğüm en küçük alandı, küçüktü ama çocukları unutmamışlardı; çocuk tuvaleti vardı. 5 yaşına kadar çocuklar için özel klozet ve lavabo yapmışlar ki bir çocuk annesi olarak takdir ettim. Öğlen 12 uçağı ile Atina’ya uçtuk. Benim yurtdışı tercihlerimde şansıma hep pırpır uçak denk geliyor. Zagreb’e giderken olduğu gibi Atina’ya pırpır uçakla uçtuk. Pırpır uçak, küçük sıpam için iyi oldu, uçağı yakından gördü. Bir de pervanenin yanına oturduk ki değmeyin keyfimize. Uçuş sırasında ise arabada dahi durmayan oğlum beni şaşırtarak çok sakindi, sadece kemerini taktırmak istemedi onu da ilgisini dağıtarak hallettik. Yeni bir şeyi keşfetmenin heyecanındaydı sanırım.
Atina havaalanından otelimizin olduğu Monastiraki Meydanına metro ile gittik. Ulaşım metro ile çok rahat ancak küçük bir not, havaalanı bilet fiyatları 8 euro, 2 kişi giderseniz 7, 3 kişiden fazla kişiyseniz 5 euro. Biz 4 kişiydik, ancak bu uygulamayı bilmediğimizden kişi başı 8 euro ödedik. Yaklaşık 1 saatlik metro yolculuğundan sonra meydana vardık.
Otelimiz Athens Center Square’i booking.com sitesinden bulmuştuk ve değerlendirme puanı 10 üzerinden 8,4’tü. Puana ve resimlere bakarak otelin iyi olduğunu düşünmüştüm, gördüğümde ise hayal kırıklığına uğradım. Otelin olduğu sokakta pazar var, bildiğimiz meyve-sebze pazarı. Bulunduğu bölge merkezi olsa da bende İzmir,Basmane’nin arka sokaklarında kalıyormuşum hissi uyandırdı. Otelden memnun kalmadım açıkçası, hem yeri hem de temizliği açısından. Yine de iyi bir yanı vardı: çatı katında bulunan teras, 360 derece Atina manzarasına sahip.

çatı katı
Otelin çatı katı manzarası, gece ışıklandırmalar ile tahminimce manzara daha güzeldir 🙂

Çok hoşumuza gitmeyen otelimize valizlerimizi bırakıp şehri keşfe çıktık ilk gün, otelin bulunduğu bölgeden Plaka bölgesine gittikçe şehir gözüme güzel gözükmeye başladı. Caddeler arasında gezinirken kendimizi Syntagma (Anayasa) Meydanı’nda bulduk. Burası Parlamento binasının bulunduğu yer, binanın önünde ise nöbet tutan askerle resim çekilmek bir turist eğlencesi olmuş burada.

asker
Soldaki askere dikkat 🙂
Parlamento binası
Parlamento Binası

Biz buralarda gezinirken bir baktık küçük sıpam arabasında uyuyakalmış, onun uyumasını fırsat bilerek hemen karnımızı doyuralım dedik ve Melilotos restorana gittik. Melilotos’da biraz fast food takılarak, dana burger, tavuk burger ve dana biftek yedik. Yediklerimiz fast food olsa da tatları evde yapılmış gibiydi, mekanın dekorasyonu ise ayrı güzeldi. Karnımızı doyurduktan sonra ise günün yol yorgunluğunu atmak için erkenden odalarımıza çekildik.
Tatilimizin 5. Gününde planımızda Akropolis antik kenti ve şehir müzesi vardı. Tarihe meraklı ben, Akropolis hep merak etmişimdir. Otelin bir diğer güzel yanı ise yakın çevresini beğenmemiş olsam da konum olarak gezilebilecek yerlere yürüyüş mesafesinde olması. Bizde sabah kahvaltımızdan sonra Atina’da bize katılan 2 arkadaşımızla birlikte Antik şehre doğru yürüyüşümüze başladık. Ayrıca yürümeyi sevmem diyorsanız Midilli’de bulunan trenlerden burada da var, onlara binerek şehir turu yapabilirsiniz. Akropolis’e girişin 12 euro olduğunu hatırlatmakta fayda var sanırım ve Akropolis antik kentine bebek arabası alınmıyor emanete bırakıyorsunuz. Akropolis’teki kalabalık ve tam giriş esnasında oğlumun ağlama krizine girmesi antik şehri zevkle gezmemi engelledi. Gezdim ama keyif almadım, ağlama krizi daha içeri girmeden tüketti beni. Neyse ki girdikten sonra krizi sona erdi sıpanın. Gerçi antik şehirde yeni bir krizimiz oldu, o da tek başına yürüme isteği, yeni bir ağlama krizine yakalanmamak için bizde onun ayak hızıyla gezdik kenti. Antik şehri gezdikten sonra ise rotamızda Akropolis Müzesi vardı. Tam müzeye girmeye niyetlendiğimiz sırada iyice uykusu gelen ve acıkan Sıpamın ikinci ağlama krizine tutulması üzerine hiç içeri giremeden çıktık. Orayı gezmeyi çok istiyordum ama kısmet değilmiş.

Parthenon Tapınağı.
Parthenon Tapınağının Sütunları
Olympian Zeus Tapınağı
Akropolis’ten Olympian Zeus Tapınağı’nın kalıntılarının görünümü
 Hadriyan kemeri
Hadriyan kemeri

Küçük sıpam gibi bizde acıkmaya başlayınca bir yerlerde oturduk. Bir yerlerde diyorum çünkü oğlumla uğraşırken ne yer isimlerine bakabildim ne de ne yediğimi anlayabildim. Bu arada Yunanistan’ın genelinde olan bir ayrıntı, cafelere ya da restoranlara gittiğinizde oturur oturmaz size su geliyor. Çeşme suyu olsa da güzel bir jest. Biraz dinlendikten ve aperatif bir şeyler yedikten sonra ise Olimpiyat Stadına doğru yürümeye başlıyoruz. Stada giriş 2 euro. Oralara kadar girmişken görülmeye değer.

Olimpiyat Stadı
Olimpiyat Stadı

Stadı gezdikten sonra ise iyice tavan yapan açlığımızı gidermek için yola çıkıyoruz. Şimdi sorsanız tarif edemeyeceğim bir mekanda yemeğimizi yedikten sonra hala uyumayan ve her şeye mızıldanan oğluma dışarıda daha fazla katlanamayacağım için eşimle otelimize dönmeye karar veriyoruz. Arkadaşlarımızdan ayrılıp bir taksi ile otele dönüyoruz. Bir not daha taksilerde süre işledikçe ücret artıyor. Meydana geldiğimizde eşimle taksiden inelim dedik 10 euro tuttu, bozuk olmadığından bütün para verdik. Taksici bozamayacağını dışarıda bozdurmamızı söyledi. Tamam dedik, inelim dediğimiz yerde kırmızı ışık yanıyordu. Kırmızının yeşile dönmesi ile yürüyerek en fazla 2 dakikada varacağımız bir dükkanın önüne yaklaşık 6-7 dakikada varabildik ve bir baktım taksimetre 20 euro yazmış. Ama şoför insaflı çıktı da bizden 10 euro aldı. Otele varmamızla oğlumun uyuması bir oldu. Biraz uykuya daldıktan sonra eşime otelin terasına çıkıp bir şeyler içmeyi teklif ediyorum ama minik sıpam bebek arabasına yatar yatmaz iğne batırmışsın gibi ağlıyor, yatağa koyunca susuyor. Hal böyle olunca son gecemizi de odamızda geçirdik.
Son günümüze ise kahvaltıdan sonra sabah uykusunu uyuyan ve dinlenen oğlum sayesinde biraz daha iyi başlıyoruz. Son günü hediyelik eşya alımına ve şehirde avare avare dolaşmaya ayırdık. Akşam 10’da olan dönüş uçağımızın saatine kadar gezindik. İstesek bir gün önce giremediğimiz müze gidebilirdik ama sanırım hepimiz iyice yorulmuşuz ki hiç birimizden müze teklifi gelmedi.
İlk yurtdışı deneyimizi böylelikle anılarımıza katmış olduk. En önemli öğrendiğim ise çocukla rahat gezmek için kesinlikle uyku saatlerini es geçmemek lazım. Midilli’de de Atina’da da uyku saatini atlayınca burnumuzdan getirdi küçük sıpam. Atina’ya bir daha gider misin derseniz, hiç gerek yok derim. Atina’yı sevmedim, ama diğer Yunan adalarını merak ediyorum. Bir daha ki gezinin daha da keyifli olması dileğiyle…

 

*Küçük Sıpamla uğraşmaktan istediğim gibi fotoğraf çekememişim, yeni farkettim 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.